GERİ

'Unutma Bahçesi'ne Mektup

Sevgili Latife Tekin.

Ne zamandır unutmaya çalıştığım 'unutma mecburiyeti'ni romanınla yeniden hatırladım. 'Unutma Bahçesi'nde, meselesi unutmak ve unutmamak olan iki mektuba rastladım, biri Pelin Özer'in, diğeri Işık Ergüden'in; biri dediğim gibi unutma mecburiyetiyle, diğeri unutmama mecburiyetiyle ilgiliydi. Elbette ikisinin arasında gidip gelmek de var, tıpkı hayatımız gibi: 'Unutmak alçaklıktır'dan tut, benim de yazdığım 'vefa bazen unutmaktır'a kadar, birbirini reddeden ne varsa unutmaya dahil, onun da hayatımıza dahil olduğunu ise bazen unutmayarak, bazen de unutarak anlıyoruz.

Sen unutma adlı bir bahçeye gelmişsin, unutmayla anımsamanın buluştuğu yerdesin. Belki de insan ancak yeni bahçeler kurabilirse unutur, bizden yeni anılar bekleyen yeni bahçeler. Belki de yeni bir bahçe yerine yeni bir dünyadır kurulan, insanların doluluğuna karşı doğanın boşluğuyla çevrili. Anıları insanlardan kurtarıp unutma adlı bir bahçeye saklama inceliği. Beni heyecanlandıran şeyler, bugüne kadar çoğunlukla yanlış anladığım şeylerdir, yanlış anlama hususunda üstüme yoktur, yine yanlış anladığımı sanıyorum: Galiba insanların anılarına, yaşadıklarına yaptıkları fenalıklar, kötülükler karşısında, bir 'annelik' ya da 'kardeşlik', 'ablalık' daha yapıyorsun ve onların yerine, onlar yeniden iyileşinceye kadar anılarını bahçende saklıyorsun. İyi ki bir bahçen var, düşünsene 'Anımsama ya da Hatırlama Müzesi' kurmaya da kalkışabilirdi birileri.

Unutmak gereken bunca çok şey varken.

Unutmamak yaralar bazen insanı, tıpkı unutmanın iyileştirdiği gibi. Unutmanın alçaklığı bilinir, unutmamanın zalimliği ise görmezden gelinir. Unutmamak kolaydır oysa. Zor olan unutmaktır, bir anıyı, bir bahçeyi iyileşmeye bırakmak zordur. Kendimizi unutmaya katlanamadığımızdandır.

Kendisini unutmayı göze alabilenler için, başkalarını unutmak da bir ahbaplık sayılır. Hem unutmayınca ne eski yakınlık kalır ne de yeni sessiz ahbaplık. Öyleyse tıpkı senin tersinden söylediğin, benim de muhtemelen yanlış anladığım üzere, unutmak iyi olmasa da, zorunluluktur. Sen şimdi 'Unutma Bahçesi'yle bu zorunluluktan iyiliğin şiiriyle çıkıyorsun yine, tıpkı 'Ormanda Ölüm Yokmuş' adlı toplu iyilik şiirleriyle yaptığın gibi. Unutma mecburiyeti düzyazıdır, hepimizden iyi biliyorsun ve unutmanın şiirli iyiliğini yazıyorsun.

Bazıları bunu uzaklık sanabilir, bir bahçeye kaçış sanabilir, anılara vefasızlık diye tercüme de edebilir, oysa bu biraz da 'bizi karşıya geçir' isteği değil midir? "Bizi kayığına alma/senden karşıya geçir" dizeleriyle biten bir şiir yazmıştım eskiden, "Ne kadar çok açılsak birbirimizden/ o kadar bağlanırız, iplerimi çöz!" dizeleri de vardı şiirin bir yerinde, galiba 'karşı'yı buldum şimdi, o senin kurduğun 'unutma bahçesi'dir. Anılarımızdan doğru değil, o anılara bir övgü olarak kendimizden doğru açılma isteği ve gerekliliğiyle çıkacağımız sahil, geçeceğimiz bahçedir. Bu sahile çıkan, bu bahçeye düşen, anıları değil, kendini unutur ki, galiba unutmayla anımsamanın buluşması için de böyle bir yolculuk mecburidir: İyilik mecburiyeti.

Unutmanın yalnızca şiire yakıştığını düşünürdüm eskiden ve şiirin unutmamak için yazıldığını. Şimdi bu dünyanın bir yerinde, bir yazı bahçesinde bile olsa, 'ben' olmaktan çıkmaya doğru bir imkân sunuyor unutmak. Senin 'unutulmaz' demeyeceğim elbette, tam da o bahçeye yakıştığı gibi, girelim, okuyalım ve hemen unutalım diyeceğim. 'Unutma Bahçesi'ne yazdığım bu mektup da hemen unutulsun isterim. Unutmanın iyiliğini taşıyan küçücük bir pulunuz olsun isterim.

29.12.2004-İstanbul

 

GERİ

kitaba dair   bahçeye dair   unutmaya dair